Romeo’ya Mektuplar - III


Sevgili Romeo,

Neredesin, neler yapıyorsun, günlerin nasıl geçiyor bilmiyorum. Senden haber almayalı uzun zaman oldu. Özlemin gün içinde ara ara hissettiriyor kendini, sabahları uyandığımda aydınlanmış gökyüzüne bakarken, akşamüstü eve doğru yürürken ve gece yastığa başımı koyup sol tarafıma döndüğümde. Böylece uyurken gözümü açtığımda dağılmış saçlarını ve gülümserken belirginleşen kaz ayaklarınla gülen gözlerini görmeyi hayal ediyorum, olmuyor. Varlığın hep fluyken yokluğun neden bu kadar belirgin? İçimden bana seslenen o huzursuz sesin nedeni seninle aynı şehirde olma ihtimalimimiz mi yoksa senin dünyanın hiç bilmediğim en uzak yerinde olduğun gerçeği mi? Bilmiyorum. Seninle bir zaman el ele yürüdüğümüz bu şehrin sokaklarında iki yabancı gibi yan yana geçerken çarpışıp göz göze gelmekten ölesiye korkuyorum. 

Günlerdir zihnimin içinde sana mektuplar yazıyorum. Kağıdı kalemi, zarfı, pulu, adresi bile olmayan, yazarken hep aynı güneşli melodiyi duyduğum, upuzun mektuplar. Sayfalar dolusu kelime, birbirinden kopuk gibi duran ama aynı hikayenin bir avazda doğurduğu cümleler. Muhteşem sığırcık kuşları uçuyor sabah serinliğinde, bazen martılar çığlıklar atıyor, Yves Montand bir gece vakti şarkı söylüyor ve sen o hüzünlü ayrılık şarkısını Fransızca’dan Türkçe’ye tercüme ediyorsun ben mektubu yazarken. Sesini duyuyorum satırların arasında, kimi gülerek kimi kaşlarını kaldıra kaldıra hayret ediyorsun anlattıklarıma. Mektubumu el yazısıyla yazdığımı hayal ediyorum, ucu yeni açılmış bir kurşun kalemle, elimi hiç kaldırmadan. Yazarken hiç hata yapmadan, yazdıklarımı silmeye, temize çekmeye ihtiyaç duymadan. Yapamıyorum, olmuyor, sana anlatamadığım için güzelliğini yitiren hikayeler ete kemiğe bürünemeden kaybolup gidiyor. 


İnsan bir tek kendine yalan söyleyemiyormuş Romeo, ne yaparsa yapsın içinde arsız bir sarmaşık gibi tırmanan gerçeğiyle yaşamaya devam ediyormuş. Kimselere söyleyemediğin, her şey yolundaymış gibi üstünü örttüğün, gece olunca koynuna alıp uyuduğun gerçeklerin yakanı asla bırakmıyormuş. Yokluğunla yaşamaya alıştım zannederken bana seni hatırlatan küçücük bir şey görüp darmadağın olduğumda ya da burada mutluyum derken rüyalarımda kendimi artık uzaklarda kalan daha mutlu günlerimde gördüğümde bunu bir kez daha anlıyorum.


Hatırlar mısın bir yaz akşamüstü Taksim’deki otelin terasında oturup günbatımında tarihi yarımadayı, Kızkulesi’ni, denizde bir minik nokta gibi görünen balıkçı takalarını, uzaklarda hayal meyal seçilen adaları, köprülerin ışıklarıyla bir gerdanlık gibi süslediği Boğaziçi’ni, bazen sessizlikle bazen birbirimize çocukluk hikayelerimizi anlatarak, belki de ilk kez yaralarımızı birbirimize o kadar yakından göstererek seyre dalmıştık. O akşam sana “geri dönme şansın olsa hayatının hangi gününe dönüp tekrar yaşamak istersin?” dediğimde bana çocukluğunda tüm sevdiklerinin hayatta olduğu herhangi bir pazar gününe gidip birlikte sıkıldığınız bir günü tekrar yaşamak istediğini söylemiştin. Yıllar sonra birisi bana aynı sorusu sorsa sanırım ben o akşama gitmek isterdim. Belki de cevabım seninki gibi olurdu, birlikte olup sıkıldığımız herhangi bir an bile tekrar yaşadığımda beni mutlu ederdi. 


Biliyor musun, güzel İstanbul’umuzun üzerine rengi solmuş, eskimiş bir çarşaf serdim sen buradan gidince. Denize inen sokaklarından, fırından yeni çıkmış simit kokusundan, Çengelköy sahilinde sabah kahvesinden, Kalamış’ta akşamüstü rakısından, Beyoğlu’ndan yükselen klarnet seslerinden, lacivert suları köpürte köpürte yol alan ada vapurundan, Beyazıt Kulesi’nin ışıklarından, erguvanlardan ve mor salkımlardan eser kalmadı. İstanbul gözden düşmüş eski bir film yıldızı gibi şimdi, senin yokluğunla beraber ışıltılı güzelliğini kaybedeli sıradan bir uvertüre dönüştü. 


Hani insan bazen ne yapsa içinde bir boşluk hisseder, hiçbir yere sığamaz, yalnızlığında boğulur, verdiği nefes aldığından daha derindir. Her şeyi yoluna koyarsın ama hiçbir şey yolunda değildir aslında. Bi olmamışlık, bi yapamamışlık, bi yetememişlik. Bilemiyorum, heybeme kalbimdeki ateşi koyup yeniden yola çıkmamın vakti gelmiştir belki. Bu acıdan kaçmak veya yeni topraklar bulmak için değilse de yeni gözlerle bakmayı öğreneceğim bir yolculuk için. Gide gide kendime varacağım, şansım varsa kendimle tanışacağım bir yol, belki de mümkündür.


Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminde mülteci çocuk son gününü yaşayan yazara köyde kalan babaannesinin ona söylediği şarkıyı söyler:


“Sana elma gönderiyorum, çürüyor

Sana ayva gönderiyorum, kararıyor

Sana beyaz üzüm yolluyorum, hepsi yolda bozulmuş

Sana gözyaşlarımı yolluyorum.”

Ve yazar filmin sonunda Akdeniz’in güneşli bir öğleden sonrasında geniş zamanları varken sevgisini veremediği Anna’yla dans eder ve ona  “yarın nedir” diye sorar. Dalgalar kıyıya vururken Anna bağırarak uzaklaşır: Sonsuzluk ve bir gün!


Canım Romeo’m, kalbinde bir sızı bırakmış olmanın ümidiyle mektubuma  senden kalan kocaman boşluğu da koyup sana yolluyorum. 


O deniz kıyısında birbirimizi yeniden göreceğimiz an, sonsuzluk ve bir gün kadar yakın mıdır dersin?




16 Mayıs 2026

Florya, İstanbul


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dodok’a Mektup

Romeo’ya Mektuplar - II