Romeo’ya Mektuplar - II



Sevgili Romeo,


Sana bu mektubu Corsica Adası’nın kaşısındaki küçücük bir sahil kasabasından, Talamone’den yazıyorum. Üç gündür buradayım, hem işlerin yorgunluğu hem de memleket hasretinin üzerine kış güneşi ve deniz havası bana çok iyi geldi. Bir yandan da bana çocukluğumu anımsatan bir hali var buranın, seksenli yıllardan kalma köhne moteller ve turistler için renkli kartpostallar satan dükkanlarıyla zamanı otuz yıl öncesinde durdurmuş gibi. 


Uzaklarda silik silüetleriyle hayal gibi görünen adaları karşıma aldım, deniz seviyesine kıyasla daha yüksekte kalan kayalıklarda saatlerdir sonsuz maviliğe bakıyorum. Burunda zeytin ağaçlarıyla çevrili, beyaz badanalı küçük bir deniz feneri var. Deniz fenerlerini oldum olası çok severim, görseydin sen de bunu çok severdin, eminim. 


Dün burada yürüyüş yaparken Anna Rita adında hayli yaşlı bir kadınla tanıştım. Meydandaki kilisenin önünde karşılaştık. Manzarayı en güzel nereden görebileceğimi sorunca tepeye kadar bana eşlik etti, birlikte onun adımlarıyla yavaş yavaş yürüdük. Üzerine bir hırka geçirip akşamüstü biraz deniz havası almak için sokağa çıkmış olmalıydı, seksen dört yaşında olduğunu belli eden yaşlı ama bakımlı ellerinde bahçeden kopardığı bir kaç tutam taze biberiye ve evinin anahtarlarını tutuyordu. Burada doğmuş ve ömrünü bu küçük kasabada geçirmiş olmaktan mutlu olduğunu söylerken gözleri gülüyordu, ancak yine de dünyasının Talamone kadar küçük olduğunu anlıyordum. “Hiçbir şeyin eksikliğini hissetmedim, başka bir yere gitme hayali kurmadım, burası bana daima yetti” dediğinde ben de bir düşünmedim değil: Daha büyük dünyalara gerçekten ihtiyacımız var mıydı? 


Burnun ucuna doğru yaklaştığımızda yüzünü denize doğru dönüp anlatmaya başladı. “Şuradaki deniz fenerini görüyor musun? İki yüz yıldır burada duruyor, kim bilir kimler geçmiştir buradan bu feneri selamlayarak..Biliyor musun ben deniz fenerlerini bilge insanlara benzetirim, ışık kaybolduğunda nereye gideceğini bilmeyenlerin yolunu aydınlatan bilgelere. Sence de öyle değil mi?” 


Hayatım ışığı kaybettiğim anlarla doluydu, her seferinde yolumu aydınlığa çıkaran bir deniz fenerim olmuş olmalıydı ki bugün bu güneşli Akdeniz kasabasında gülümseyerek bu tatlı kadını dinleyebiliyordum. Birkaç yıl önce ışığımı kaybettiğim o anlardan birinde, kendine Phoebus diyen bir adamla tanışmıştım. Soğuk bir kış akşamıydı, İstiklal Caddesi’ndeki tüm kitapçılarda Livaneli’nin bir romanının İtalyanca çevirisini aramıştık. Sonraları birlikte pek çok şeyi daha aradık, bazen birbirimizde, bazen hayatta... Bulabildik mi bilemiyorum,  belki de hoşumuza giden şey bulmak değil aramaktı. Onunla geçen günlerim tanrının bir hediyesi gibiydi, hayatımın en dingin, en anlamlı, belki de en huzurlu günleriydi. Sesinde tuhaf bir şey vardı, o konuşurken kuşlar şakırdı sanki, bir akşamüstü dalgalar hafifçe kıyıya vururdu. Bunu nasıl başardığını bilmiyorum ama Phoebus hayatın tüm zorbalıklarını nezaketle karşılar, sükunetini korumayı bildiği için olmakta olanı bambaşka bir pencereden görürdü. Hayatın beni zorladığı anlarda elimden tutar, beni de o pencereye götürürdü. İçimdeki gürültülü fırtına, onunla konuşurken birdenbire sakin bir denize dönerdi; böylece yolunu kaybetmiş o küçük kız çocuğu güneşi görüp yoluna güvenle devam ederdi. İtalya’ya taşınmadan önce bana hediye ettiği pirinç yelkenliyi tam da bu yüzden yatağımın başucuna koydum. Kaybolduğumu hissettiğimde bu yelkenliyle rüzgarı arkama alıp ilerleyebileceğimi biliyorum.


Bunları düşünürken dudaklarıma yerleşen beli belirsiz gülümsemeye engel olamadan Anna Rita’nın koluna girdim ve yavaş adımlarla yürürken ona şöyle söyledim: “Hayat ne güzel değil mi, burada yaşamak için bambaşka bir ülkeden kalktım geldim, Noel tatilinde kimsenin adını bile bilmediği bu küçük sahil kasabasını buldum ve seninle tanıştım. Bir deniz fenerinin nerede karşımıza çıkacağı asla belli olmaz Anna Rita, yoluma ışığınla katıldığın için ne kadar teşekkür etsem az.”


Canım Romeo’m, bir gün bir yerde seninle yeniden karşılaşacağız, o zaman sana buradayken hayatın kulağıma fısıldadığı her şeyi anlatacağım. Ne derdim sana hatırla, “hikayeler yalnızca onları anlatabilenlerin başına gelir.”


30 Aralık 2024 

Talamone - İtalya 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dodok’a Mektup

Romeo’ya Mektuplar

Mermere sıkışmış meleklere özgürlük!