Kayıtlar

Romeo’ya Mektuplar - III

Resim
Sevgili Romeo, Neredesin, neler yapıyorsun, günlerin nasıl geçiyor bilmiyorum. Senden haber almayalı uzun zaman oldu. Özlemin gün içinde ara ara hissettiriyor kendini, sabahları uyandığımda aydınlanmış gökyüzüne bakarken, akşamüstü eve doğru yürürken ve gece yastığa başımı koyup sol tarafıma döndüğümde. Böylece uyurken gözümü açtığımda dağılmış saçlarını ve gülümserken belirginleşen kaz ayaklarınla gülen gözlerini görmeyi hayal ediyorum, olmuyor. Varlığın hep fluyken yokluğun neden bu kadar belirgin? İçimden bana seslenen o huzursuz sesin nedeni seninle aynı şehirde olma ihtimalimimiz mi yoksa senin dünyanın hiç bilmediğim en uzak yerinde olduğun gerçeği mi? Bilmiyorum. Seninle bir zaman el ele yürüdüğümüz bu şehrin sokaklarında iki yabancı gibi yan yana geçerken çarpışıp göz göze gelmekten ölesiye korkuyorum.  Günlerdir zihnimin içinde sana mektuplar yazıyorum. Kağıdı kalemi, zarfı, pulu, adresi bile olmayan, yazarken hep aynı güneşli melodiyi duyduğum, upuzun mektuplar. Sayfalar ...

Romeo’ya Mektuplar - II

Resim
Sevgili Romeo, Sana bu mektubu Corsica Adası’nın kaşısındaki küçücük bir sahil kasabasından, Talamone ’den yazıyorum. Üç  gündür buradayım, hem işlerin yorgunluğu hem de memleket hasretinin üzerine kış güneşi ve deniz havası bana çok iyi geldi. Bir yandan da bana çocukluğumu anımsatan bir hali var buranın, seksenli yıllardan kalma köhne moteller ve turistler için renkli kartpostallar satan dükkanlarıyla zamanı otuz yıl öncesinde durdurmuş gibi.  Uzaklarda silik silüetleriyle hayal gibi görünen adaları karşıma aldım, deniz seviyesine kıyasla daha yüksekte kalan kayalıklarda saatlerdir sonsuz maviliğe bakıyorum. Burunda zeytin ağaçlarıyla çevrili, beyaz badanalı küçük bir deniz feneri var. Deniz fenerlerini oldum olası çok severim, görseydin sen de bunu çok severdin, eminim.  Dün burada yürüyüş yaparken Anna Rita adında hayli yaşlı bir kadınla tanıştım. Meydandaki kilisenin önünde karşılaştık. Manzarayı en güzel nereden görebileceğimi sorunca tepeye kadar bana eşlik et...

Romeo’ya Mektuplar

Resim
Sevgili Romeo, Kumsalda tam ikindin saatleri, deniz kıpırtısız. Kavurucu güneşten kaçıp gölgesinde uzandığım ardıç ağacından, arada bir deniz tarafından peydah olan esintiyle kurumuş pürler dökülüyor. Bir kaç metre ötemdeki denizin turkuazdan laciverde geçen çivit mavisi rengine, teknelerin pruvalarıyla suyu yararak oluşturdukları beyaz köpükten dalgalara, kıpırtısız denizin birdenbire ışıltılarla ürpermesine bakıyorum. Dünya kurulduğundan beri bu deniz burada mıdır acaba diyorum, bu kumsal, bu sedir ağaçları, bu keçilerin çıngıraklarıyla gezindiği kekik kokulu boz tepeler, kim bilir ne kadar zamandan beri buradalar? Bu rüzgar hep böyle mi esti, denizin altında ışıl ışıl süzülen bu gümüş balıklar burayı hep yurdu mu bildi? Ay ışığı hep böyle mi yakamoz oldu geceleri denize, bu yıldızlar hep böyle mi ışıdı bu gökyüzünde? Ölümsüz olduklarını bildikleri için mi bu kadar sakin ve telaşsızlar? Gelip geçen yalnızca biz miyiz? Sanırım ben bu gelip geçici olma fikrini seviyorum Romeo, ölümsüz ...

Dodok’a Mektup

Resim
Sevgili Dodok, Sana uzun zamandır yazamadım, lakin beni anladığını, bana gücenmediğini ve neden yazamadığımı zaten bildiğini tahmin ediyorum.  Bugün dünyanın başka bir yerinde, başka insanların hikayelerinde kendimi görünce, hayatın beni yeni bir rüyaya attığını nihayet idrak ettim. Aylardır başka bulutları görüyor, başka yağmurlarda ıslanıyorum. İyice uzayan saçlarımı başka bir güneşte kurutuyor, yıldızlı geceleri şimdi uzaklarda kalan tepedeki çimenliğimizi anımsayarak başka bir tepeden seyrediyorum. Hayır Dodok, gökyüzü her yerde aynı değil, laciverdi başka, ışıltısı başka, inan bana.  Yeni gökyüzüme, yeni toprağımın vereceği çiçeklenmiş badem ağaçlarına, yeni rüzgarımın uğultusuna, yeni denizimin boğazımı yakan tuzuna alışmaya çalışıyorum. Bahçemdeki manolya ağacının yapraklarının arasından oturma odama giren güneş ışıklarının dansını hayranlıkla izliyorum. Babam bana bahçemizdeki yenidünya ağacının resmini gönderiyor, nerede bir hayat varsa orada bir çiçek açıyor diyorum....

Mermere sıkışmış meleklere özgürlük!

Resim
Üzerine günlerce konuşulabilecek, en sevdiğim felsefi paradokslardan biri Theseus’un Gemisi. Hikayeye göre, Kumandan Theseus Girit’ten zaferle dönünce gemisi Atina’da hatıra olarak muhafaza edilir. Zaman içerisinde geminin bazı parçaları çürümeye başlayınca eskiyen parçalar birer birer yenileriyle değiştirilir. Öyle ki en sonunda geminin değiştirilmeyen tek bir parçası kalmaz. Bu durumda bu yeni gemi hala Theseus’un gemisi midir?  Asla değiştirmem dediğim, körü körüne bağlı olduğum değerlerim zaman içinde değişebilir. Yaşadıklarıma bağlı olarak bu değerleri sorgulayabilir, bakış açımı değiştirebilirim. Yanlış inançlarımı fark edebilir, doğrusuyla değiştirebilirim. Yaralarımı iyileştirebilir, şifalanmış halimle yepyeni bir ben olabilirim. İnançlarım değiştikçe davranışlarım ve alışkanlıklarım da değişir, kendime yepyeni bir gerçeklik yaratabilirim. İlişkilerimde karşımdakine  ayna olabilir, onu silkeleyip değiştirebilirim; şanslıysam karşımdaki de beni törpüleyip değiştirebilir...

Viledanın Sapı ve Mimetik Arzular

Resim
  Bu sabah özgün olmayan işlerin sıradanlığını ve sasılığını düşünürken, bir arkadaşım tam da o anda bunu biliyormuş gibi toplumun genel beğenisini almayacağı baştan belli olan nefis bir filmin müziğini gönderdi bana. Filmle ve sıra dışı senaristiyle ilgili olarak biraz sohbet edince ikimizin de çoğunluğun aksine bu tarz filmleri sevdiği anlaşıldı.  O sırada vileda yapıyordum, paspası dönen mekanizmasının içinde sıkarken beğeni ve isteklerimizin genel olarak neden birbirine benzediğini düşündüm. Dinlediğimiz şarkılar, izlediğimiz filmler, bir arkadaşımızla yemeğe çıktığımızda menüden yaptığımız tercihler, giyim tarzımız, saçımızın rengi, içtiğimiz kahve, tatil rotamız, hep hayalini kurduğumuz uzak yerler, konuşurken kurduğumuz cümleler, hatta bazen eleştirilerimiz bile binlerce kişiyle aynı olabiliyor.  Canımız hiç pizza istemese bile arkadaşımız pizza sipariş edince “bana da bi pizza” dediğimiz, arkadaşımız terfi alınca “ben de terfi etmeliyim” deyip kendimizi paraladığı...

Denize inen yol

Resim
“Burayı hatırlıyorum” dedi. “Çay içmiştik seninle”.  İçmiştik ya.  Yüzyıllar önce bir ağustos sabahıydı. Sedir ağaçlarının kokusu sabahın kokusuna karışıyordu. Cırcır böcekleri coşmuş, aynı şarkıyı hiç bıkmadan söylüyorlardı.  Yol kenarındaki derme çatma çay bahçesi, çardakların altındaki tahta masalarının koyu gölgeleriyle sanki dile gelip yoldan geçenleri çağırıyordu. Ardına geçtiğimizde denizi göreceğimiz dağın tepesinden gelen buz gibi suyun aktığı pınarda elimizi yüzümüzü yıkayıp avucumuzu çenemize dayayarak kana kana su içtik. Yol üstündeki bir çeşmeden nasıl su içileceğini biliyordu, şaşkınlıkla bakmamdan anlamış olacak ki açıklama gereği duydu:  “Bizde de bu tarz çeşmelerden çok var, Roma İmparatorluğu döneminden kalma birçok antik çeşme hala kullanılıyor. Büyük bir buruna benzediği için Nasone deriz, Roma’da her köşe başında görürsün. Çoğu insan suyun temizliğinden endişe eder ama ben severim.” Odun ateşine kurulmuş büyük semaverlerde demlenen çayın kokusu, ...