Denize inen yol
“Burayı hatırlıyorum” dedi. “Çay içmiştik seninle”. İçmiştik ya. Yüzyıllar önce bir ağustos sabahıydı. Sedir ağaçlarının kokusu sabahın kokusuna karışıyordu. Cırcır böcekleri coşmuş, aynı şarkıyı hiç bıkmadan söylüyorlardı. Yol kenarındaki derme çatma çay bahçesi, çardakların altındaki tahta masalarının koyu gölgeleriyle sanki dile gelip yoldan geçenleri çağırıyordu. Ardına geçtiğimizde denizi göreceğimiz dağın tepesinden gelen buz gibi suyun aktığı pınarda elimizi yüzümüzü yıkayıp avucumuzu çenemize dayayarak kana kana su içtik. Yol üstündeki bir çeşmeden nasıl su içileceğini biliyordu, şaşkınlıkla bakmamdan anlamış olacak ki açıklama gereği duydu: “Bizde de bu tarz çeşmelerden çok var, Roma İmparatorluğu döneminden kalma birçok antik çeşme hala kullanılıyor. Büyük bir buruna benzediği için Nasone deriz, Roma’da her köşe başında görürsün. Çoğu insan suyun temizliğinden endişe eder ama ben severim.” Odun ateşine kurulmuş büyük semaverlerde demlenen çayın kokusu, ...