Viledanın Sapı ve Mimetik Arzular
Bu sabah özgün olmayan işlerin sıradanlığını ve sasılığını düşünürken, bir arkadaşım tam da o anda bunu biliyormuş gibi toplumun genel beğenisini almayacağı baştan belli olan nefis bir filmin müziğini gönderdi bana. Filmle ve sıra dışı senaristiyle ilgili olarak biraz sohbet edince ikimizin de çoğunluğun aksine bu tarz filmleri sevdiği anlaşıldı.
O sırada vileda yapıyordum, paspası dönen mekanizmasının içinde sıkarken beğeni ve isteklerimizin genel olarak neden birbirine benzediğini düşündüm. Dinlediğimiz şarkılar, izlediğimiz filmler, bir arkadaşımızla yemeğe çıktığımızda menüden yaptığımız tercihler, giyim tarzımız, saçımızın rengi, içtiğimiz kahve, tatil rotamız, hep hayalini kurduğumuz uzak yerler, konuşurken kurduğumuz cümleler, hatta bazen eleştirilerimiz bile binlerce kişiyle aynı olabiliyor.
Canımız hiç pizza istemese bile arkadaşımız pizza sipariş edince “bana da bi pizza” dediğimiz, arkadaşımız terfi alınca “ben de terfi etmeliyim” deyip kendimizi paraladığımız, idolümüz olan insanların zevk ve tercihlerine belki de farketmeden meylettiğimiz anları düşününce, beğeni ve isteklerimize yön veren tek şeyin özgür irademiz olamayacağını farkettim.
Vileda kafamı çalıştırmış olacak, yıllar önce okuduğum bir makaleyi hatırladım o anda. Fransız filozof Renè Girard’ın Mimetik Arzu Teorisi üzerine yazdığı, kafa açan cinsten bi okumaydı bu. Aslında teorinin çıkış noktası şematik bir “üçgen arzu” teorisiydi. Girard’a göre arzulayan özne ve arzulanan nesne arasındaki ilişki doğrusal olamazdı, arada arzu nesnesini çekici hale getiren üçüncü bir dolaylı özne olmalıydı.
Etimolojik olarak bakarsak mimetik kelimesi Yunanca Mimesthai -taklit- kelimesinden geliyor, bunu da ilk ortaya atan Platon olmuş. Platon’a göre sanatçılar taklitçidir, Tanrıyı, doğayı ya da diğer insanları taklit ederler. Amma velakin öyle olmaması gerekiyor der; sanatın toplumu yansıtması gerekmiyor. Sanatçı daha önce var olmayan, hiç kimsenin söz etmediği veya henüz bilinmeyen bir şeyden bahsedebiliyorsa ancak o zaman özgün bir eser yaratmış olur diyor.
Düşünsenize, dünya tarihi boyunca bir meyve tabağını resmetmiş binlerce ressamın adı bile bilinmezken Salvador Dali’nin insan zihninin sınırlarını zorlayan sürrealist resimleri birçoğumuz tarafından bilinir, çünkü taklitçi değildir ve özgündür.
Şimdi kafamızı karıştırmadan Girard’a geri dönelim, bakalım arzularımızın kaynağıyla ilgili olarak neler söylemiş.
Girard’ın mimetik arzu teorisine göre arzu taklitçidir. Bir nesneyi arzulamamızın nedeni onu bir başkasının da arzuluyor oluşudur. Yani aslında arzularımızın bize ait olmadığını, ötekileri taklit ederek onların arzularını, onların yaşam tarzlarını, onların hayallerini -çoğu zaman farkında bile olmadan- sahiplendiğimizi söyler. Mimetik arzu bir girdaptır ve üç ayağı vardır: Bir özne (biz), bir dolayımlayıcı (o taklit ettiğimiz arkadaşlar) ve bir arzu nesnesi (deli gibi istediğimiz o şey). Bu girdap bu üçünün etrafında döner durur.
Arzu nesnemiz bazen instagramda takip ettiğimiz birinin kolundaki saat olur, bazen bizi aslında mutlu etmeyecek bir kariyer hedefi, bazen aşık olduğumuz insan, bazen de sahip olmak için ömür boyu borç ödediğimiz bir ev. Kendimize idoller belirleriz, onlar gibi olmak için çabalar, onların sahip olduklarına sahip olmak isteriz. Mimetik arzularımızın kölesi oldukça birbirimize benzeriz, bu benzerlik de rekabete yol açar. Bu rekabet ortamı bazen o kadar acımasız olur ki çok ağır bedeller öderiz. Sonra da yandı gülüm keten helva, asla kavuşamayacağı hayallerin peşinden hırsla koşan milyonlarca mutsuz insan.
Nasıl, tanıdık geldi değil mi?
Bu konuyla ilgili pek çok örnek verilebilir, ama bence en güzeli Enzo Ferrari ve Ferruccio Lamborghini arasında yaşananlardır. Traktör üreticisi olan Ferrucio Lamborghini, spor arabalara olan tutkusu nedeniyle dört tane Ferrari satın alır. Ama araçların hepsinde aynı debriyaj sorunu vardır, adamcağız servise gidip durmaktan usanır. Ferruccio sonunda sorunu bildirmek için Enzo Ferrari’ye gider, kapıda iki saat bekletilir. Sorunun giderilmesi için olumlu bir yanıt alamadığı gibi bir de Enzo Ferrari tarafından “siz traktör sürmeye devam edin, bir Ferrari nasıl kullanılır asla öğrenemeyeceksiniz” cümleleriyle küçümsenir. Ferruccio çok öfkelenir, kendi fabrikasına giderek debriyajlardaki sorunu kendisi giderir ve görür ki Ferrarilerde kullanılan debriyajla kendi traktörlerinde kullandıkları aynıdır. “Öyleyse ben daha dayanıklı bir spor araba üretebilirim” der ve Lamborghini’nin efsane modeli 350 GT’yi üretir. Bunu diğer modeller izler, satışlar patlar ve Lamborghini’nin spor otomobilleri Ferrari’nin en büyük rakibi haline gelir. Enzo Ferrari “mesele spor otomobil üretmek değil, Lamborghini’nin Ferrari kadar hızlı olup olmadığını yarış pistlerinde görelim” dediğinde tüm Lamborghini mühendislerinin ısrarlarına rağmen Ferruccio Lamborghini hayati bir karar vererek asla yarış otomobili üretmeyeceğini, sadece spor otomobilleriyle Ferrari’nin rakibi olarak yoluna devam edeceğini söyler. Lamborghini isteseydi elbette yarış otomobili üretip pistlerde de Ferrari’ye rakip olabilirdi ancak rekabetin iyice kızışıp her iki şirketi de zorlayacağını önceden görür ve bu mimetik rekabet girdabından tam zamanında çıkabilmeyi başarır.
Bu girdaptan çıkmak bizim için zor mudur derseniz, aslında değil. Öncelikle taklit ettiğiniz dolayımlayıcı kişiler var mı bunu belirleyin, bunların kimler olduğunu bulun ve takip etmeyi bırakın. Sosyal medyada veya gündelik hayatınızda onları izlemeyin, ortak arkadaşlarınıza onların ne yaptıklarını sormayın. Bi rahatlayın. Özünüze dönün annem, gerçekte neyi istediğinizi bulun.
Başkalarıyla yarışta olmama ve sıradanlığımızı kabul etme hali, bizi benzer okullarda okuyup benzer diplomaları alıp benzer şirketlerde benzer pozisyonlarda benzer kariyer hedefleriyle çalışan, mimetik rekabetin kölesi olmuş mutsuz güruhtan alıp mutlu azınlığa doğru yavaşça bırakacak ve hiç olmadığımız kadar özgün, yaşam tarzıyla başkalarına ilham veren insanlara dönüştürecek emin olun.
Başkalarının arzularıyla gerçek mutluluğu bulamayız bak, benden söylemesi 🎈
Yorumlar
Yorum Gönder